AHİRETE HAZIRLANMAK
Euzü billâhi mineş şeytànir racîm.
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil àlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih... Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ecmaîn...
.......
Allah-u Teâlâ Hazretleri ruhunu şad eylesin; hayatta olanlarına sıhhat afiyet ve güzel hizmetler nasib ü müyesser eylesin... Rahmetli kardeşimiz Fikri Yavuz'un tercüme ettiği
Kırk Kudsî Hadis kitabının 26. hadisi şerifi... Yolda gelirken otomobilde kitabı açmıştım, bu sayfa çıktı. Burdan okuyayım müsaade ederseniz:
(Yek�lullahu teâlâ
diyor Peygamber SAS Efendimiz... Biliyorsunuz Peygamber (S.A.S) Efendimiz'in, lafzı kendisinden olmak üzere Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden rivâyeten bize bildirdiği hadis-i şeriflere
hadis-i kudsî diyoruz. Yâni, söyleyen Mevlâmız da, Peygamber SAS Efendimiz bize Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin böyle söylediğini beyan buyuruyor.
Rahmetli kardeşimiz hadislerin tahkîkini yapmamış, kaynaklarını göstermemiş ama, olsun; öyle olsaydı daha iyi olurdu. Tabii, yeni kitap yazacak olan, ilim yolundaki kardeşlerimize bütün söyledikleri sözlerin kaynaklarını araştırmalarını tavsiye ederiz. Abdülfettah Ebû Gudde isimli bir alim var, Allah ömür versin... Alimlerle ilgili çok güzel bir kitap yazmış, gözyaşları içinde okuyor insan... Kalbi ne kadar katı olsa, gözleri gene sulanıyor insanın... Çok güzel dipnotlarıyla, tahkikleriyle neşretmiş.
Sonra İstanbul'da, Mısırlı profesörlerden Nûreddin ibn-i Şureybe diye bir mübarek zâtın hazırladığı Sülemî'nin Tabakàtüs S�fiyye'sini okuyoruz. O kadar güzel dipnotlar eklemiş ki, kitap zâten kıymetli, Ebû Abdurrahmân es-Sülemî KS isimli büyük alimin eseri ama, içindeki dipnotlarıyla insanın bir başka lügata veyahut bir başka kaynağa bakmasına lüzum kalmadan, hem hadis râvileri, hem beldelerin isimleri, hem diğer mâlûmatı altına çok güzel dercetmiş. Aşk olsun, rûhu şâd olsun... Demek ki, güzel hazırlanılır ve güzel sunulursa, onun da sevabı çok daha fazla olur. Allah-u Teâlâ Hazretleri kabirlerinde kabir istirahatlerini ziyâde eylesin, makamlarını a'lâ eylesin, derecelerini daha yüceltsin... Ruhları şâd olsun...
"Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:" diyor Peygamberimiz SAS Efendimiz Hazretleri:
(Yebni âdem) "Ey Ademoğlu!.."
Hepimiz Adem AS'ın evlatlarıyız. Binâen aleyh hepimiz kardeşiz. Adem AS da topraktanolduğuna göre, hepimizin aslı, mayası toprak olduğuna göre, topraktan olduğumuzu da unutmamamız, mütevâzi olmamız lâzım gerekiyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri bizde sevmediği ne gibi kötü huylar varsa, onları şu mübarek ramazanda tasfiye eylesin... Bizi sâfileştirsin, kötü huylardan kurtarsın... Kibir, gurur, ucüb, hased, kin ve sâir kötü huylara tutulmuşsak, onlardan kurtarsın... Güzel huylara sahipsek, güzel huylarımızı ziyadelendirsin...
Hepimiz Adem AS Atamız'ın evlatlarıyız. Peygamber-i Zîşânız miracda kendisiyle mülâkî olmuş, görüşmüş. Sağına baktığı zaman gülüyormuş, soluna baktığı zaman da ağlıyormuş. Sağına bakıp güldüğü, Allah yolunda yürüyen imanlı evlatlarının, mü'min evlalarının ruhunu, topluluğunu görünce; o tarafa bakıp, bu evlatlarım cennetlik oluyor diye sevinç duyup gülüyormuş. Sol tarafına baktığı zaman da cehenneme ayrılan, cehennemlik olan kâfir, müşrik, gàfil, cahil, mücrim, günahkâr evladlarını görüp, onların da azaba uğrayacağını düşünüp ağlıyormuş.
Allah-u Teâlâ Hazretleri dedemizi güldüren, ecdâdımızın kemiklerini sızlatmayan, kabirlerini nur dolduran hayırlı evlatlarından olmayı cümlemiçze nasib eylesin...
Peygamber-i Zîşânımız SAS buyuruyor ki: "Dünyadaki insanların amelleri cuma akşamları, ahirete göçmüş olan büyüklerine kabirlerinde arz olunur. Onlar da dünyadaki evlatlarının yapmış oldukları sevaplı işlerden sevinç duyarlar. Nurları ve sürurları ziyadeleşir. Işıkları artar kabirlerinde, sevinçleri ziyadeleşir. Kötü bir şey yaptıkları nakledilirse, o zaman da kemikleri sızlar, üzülürler."
Onun için Peygamber SAS Efendimiz o hadis-i şerifinin sonunda biz mü'minleri ikaz eylemiş, buyurmuş ki:
(Fettekullah, ve lâ tü'zû mevtâküm) "Allah'tan korkun da geçmişlerinizi ezalandırmayın!.. Öldüler gittiler, kabirde onları rahatsız etmeyin!.. Üzüntüye ezaya düşürmeyin!"
Demek ki muhterem kardeşlerim, biz günah işlediğimiz zaman kimlere zararımız gidiyor. Başta kendimize zararımız gidiyor. Onun için, günah işlemenin lisân-ı dînîde tabiri nefsine zulmetmektir. İnsan nefsine zulmediyor günah işlediği zaman... Neden?.. Cezâyı bulacak da onun için... Belâsını çekecek!
(Fe men ya'mel miskàle zerretin hayran yerahû ve men ya'mel miskàle zerretin şerren yerah.) Miskàl, ağırlık... Zerre de, güneşin ışığı vurduğu zaman havada uçuşan tozlar... "Zerrenin ağırlığı kadar hayır işleyen, karşılığını görecek; zerrenin ağırlığı kadar şer işleyen, onun cezasını ahirette bulacak!" Ne kadar ince bir hesap olacak yâni!..
Onun için günah, bir kere günahı işleyen insana zarar veriyor. Kendisine zararlı... Kişi kendisine zulmetmiş oluyor günah işlemekle; bu bir... Kendisine zulmetmekle kalmıyor, başkalarına da zararı oluyor. Bir kere en başta sevgili annesine, babasına zararı oluyor; kabirde kemiklerini sızlatıyor, üzüyor annesini babasının... Çünkü, duyuyorlar; melekler kendilerine bildiriyor yaptığı kötülükleri...
Eğer mevtânızı seviyorsanız, eğer onlara karşı evlatlığınızı güzel yapmayı düşünüyorsanız, eğer onları sevindirmeyi düşünüyorsanız, günahlardan biraz da onlar için vazgeçin!.. Allah için vazgeçin, nefsinizi kurtarmak icçin vaz geçin, anannızın babanızın hatırı için vazgeçin!.. Dedenizin hatırı için vaz geçin! Çünkü bildirilecek, üzülecekler, ezâlanacaklar.
Başka kimlere zararlıdır günah?.. Hadis-i şerifte okumuştum muhterem kardeşlerim, günah başkalarına da zararı dokunan bir acaib şey, acaib bir fiil... Başka kimlere dokunuyor:
(İn gayyerahû übtüliye bihî) Eğer günahkârı ayıplarsa; "Yazıklar olsun be! Tüh yâ, olur mu böyle şey?.. Utanmaz arlanmaz herif..." diye ayıplarsa; o zaman Allah ayıplamayı da sevmez. Ayıpladığı kusuru, günahı ayıplayan kimseye de hayatında düşürür, işlettirir. Ayıplarsa, o belâ onun da başına gelir. O zaman anlar: "Haa, ben falanca kimseyi ayıplamıştım. Gördün mü Allah ayağımı dolaştırdı, beni de şu hataya düşürdü." der. Ayıplamağa da gelmez.
(Ve in iğtâbehû esime) Eğer günahı işleyeni başkaları söylerlerse sağda solda, "Falanca şu günahı işledi, şöyle yaptı. Ne kadar ayıp, ne kadar fenâ!.." diye; gıybetini yapmış olurlar, onlar da günaha girerler. Günahı söyleyenler de günaha girerler. "Ahmed şu günahı işlemiş... Mehmed şu işi yapmış... Vah vah... Tuh tuh..." Birbirleriyle konuştuğundan, gıybet yaptığından, aybını açtığından, onlar da günaha girerler.
(esime) Gıybetini yapar, âsim olur.
(Ve in radıye bihî şârekehû) Yaptığı günaha rızâ gösterirse, cevaz verirse; "Yapsın canım ne olacak?.. Ben olsaydım, ben de yapardım." deyiverirse, veyahut hoş görürse; ona iştirak etmediği halde rızâsı dolayısıyla iştirak etmiş olur, o da fenâ...
Meselâ minibüste gidiyoruz, konuşuyorlar. Birisi diyor ki:
"--Yâhu duydun mu? Falanca dindar adam çocuğuna davullu, zurnalı düğün yapmış, çengi getirmiş, içki dağıtmış." diyor.
Ötekisi de diyor ki:
"--Yâhu yapsın, bir tanecik oğlu var, ne olacak? Ben de olsam ben de yaparım!"
Tamam, hapı yuttun şimdi!.. "Ben de olsam ben de yaparım." dedin ya, yapmadın ama râzı oldun ya;
(şârekehû) sen ona minibüste otururken iştirak ettin, sen de günaha girdin. Günahkârı dile dolamak da yok, günaha râzı olmak da yok...
Görüyor musun günahın kimlere zararı var?.. İşleyene zararı var, cemiyete zararı var, ana-babaya zararı var... Ayıplayana zararı var, sözünü edip nakledene zararı var, râzı olana zararı var... E bu günahı niye işliyor bu akıllı uslu müslümanlar?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri insanoğluna akıl vermedi mi?.. Tefekkür kabiliyeti vermedi mi?.. Hayrı şerri ölçecek bir terâzisi, bir muhakeme kabiliyeti yok mu?.. Hayret edilecek bir şeydir.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi hakkı görüp hakka uyanlardan eylesin... Batılı görüp de kendisini tutanlardan eylesin... Ama bu nasıl olacak?.. Bu soruyu şimdi kafamızda bırakalım, hadis-i şerife başlayalım:
(Eksirû bizzâdi feinnet tarîka baîdun) "Yol azığını çok temin edin yanınıza, yolculuk malzemesini çok çok alın; çünkü gidilecek yol çok uzaktır.
(Ve ceddidül merâkibe) Bineklerinizi yenileyin;
(fe innel bahra amîkun) çünkü, deryâ derindir. Küçük, çürük sandallar, gemiler tahammül etmez bu deryâya; yeni gemi yapın kendinize!..
(Ve ahlis ameleke) Amelini ihlâslı eyle;
(ve innen nâkıde basîrun) çünkü, seni tenkid gözüyle gören, yaradan Mevlâ her şeyi çok iyi görmektedir. Binâen aleyh, niyetindeki bozukluğu da görür. Onun için, ihlâslı yap yaptığın ameli!..
(Veb'ud minen nâr, bibuğdil füccâr) Fasıkları, fâcirleri sevmeyerek cehennemden kendini uzaklaştır!
(vedhulil cennete bihubbil ebrâr) Allah'ın ebrâr, has, hâlis, iyi kullarını sevmekle cennete girer.
(Feinnallàhe lâ yudîu ecrel muhsinîn.) Çünkü, Allah-u Teâlâ Hazretleri muhsin kullarının sevaplarını zâyî etmez, mükâfatlarını ihsan eder, verir.
Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim, hadis-i şerif bu... Şimdi, "Azığınızı çok çok temin edin, yedeğinize çok çok yolculuk malzemesi alın; çünkü yol uzundur." diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri... Kur'an-ı Kerim'de de böyle teşbihler, temsiller vardır. İnsanoğlu iyi anlasın, hafızasına iyi yerleşsin, gözünün önünde tecessüm etsin diye...
Bu sözlerden murad nedir?.. Murad şudur ki, mü'minler, bütün insanlar muvakkat bir zaman için gelmişlerdir. Burada demir atıp kalkacaklar, göçüp gidecekler. Burası devamlı bir yer değil, burası bir geçip gitme yeri... Binâen aleyh, dünyaya gelen insanların hepsi yolcu... Nereye gidiyorlar?.. Doğumdan ölüme, dünyadan ahirete gidiyorlar. Bir yolculuk var... Bu yolculuk uzun bir yolculuktur, meşakkatli bir yolculuktur. Bu yolculuğun durakları kabirdir, berzah alemidir, ahiret alemidir, mahşer yeridir... Mahşerde binlerce yıl bekleşmektir... Muhakeme günüdür, yevm-i dindir. Amellerin tartıldığı, insanların hesaba çekildiği, suçluların cezasının, iyilerin mükâfatının verildiği merhale... Ondan sonra da son merhale olan, son durak olan cennet mü'minler için, cehennem kâfirler için... Uzun bir yolculuk...
Bu gerçekten bir yolculuktur, gerçektir de... Hakîkaten biz o tarafa doğru sefer ediyoruz. Ahirete doğru sefer etmekteyiz. Binâen aleyh, yol uzak olduğundan yolda bize lâzım olacak azıkları, yiyecekleri, yol malzemesini almamız lâzım geldiği söyleniyor.
"Acaba yol malzemesi, yol azığı nedir?" diye soracak olursak, hemen hatırımıza ayet-i kerime geliyor.
Bismillâhir rahmânir rahîm:
(Fetezevvedû feinne hayrez zâdit takvâ) "Yol azığı hazırlayınız ey mü'minler, ey insanlar!" diye, ayet-i kerimede de yol azığı meselesi var... "Yol azığının, yolda insanın yanına alacağı malzemenin en hayırlısı takvâdır." diyor. "Bu takvâ nedir, nasıl bir şeydir, boyu nedir, eni nedir, ağırlığı nedir?.. Nerde satılır, nerden alınır, nasıl bulunur, nasıl elde edilir?" diye, o zaman bu metâı satan yeri arayıp bulmak lâzım!.. Nerden alacağız bu takvâyı?.. Mâdem yolculukta bize zâd lâzımmış. Zâd da Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle takvâ imiş. Bunu nerden alacağız?..
İçinde bulunduğumuz ay, işte bu azığı hazırlama ayı... Çünkü, bu ayın içinde oruç tutmayı bize bildiren ayet-i kerimede Rabbimiz ne buyuruyor?..
Bismillâhir rahmânir rahîm:
(Yâ eyyühellezîne âmenû) "Ey iman edenler!
(kütibe aleykümüs sıyâm)(kemâ kütibe alellezîne min kabliküm) Sizden önceki ümmetlerin boyunlarına da bu oruç farzı yazılmıştı. Onların da aslında namazları vardı, oruçları vardı." Sizin boynunuza farz olarak oruç tutmak yazıldı, farz kılındı. Vazife bu... Oruç tutacaksınız diye yazıldı.
Orucun yazıldığını bu ayet-i kerime gösteriyor. Demek ki, insanoğlunun tabiatı aynı olduğundan, hastalıklarına ilaç da aynı olduğundan, her devirde aynı ilaçlar Allah tarafından emredilmiş. Bu bizim derdimize deva oruç, eski ümmetlere de farz kılınmış, bize de farz kılınmış oluyor.
(lealleküm tettek�n) "Tâ ki ittikàedesiniz, takvâ sahibi olasınız, takvâyı öğrenesiniz, takvâyı edinesiniz diye..."
Demek ki, bizim ahiret yolculuğunda takvâ denilen şeyi elde etmemizin mevsimi, zamanı, yolu yöntemi, şekli şemâilini Allah-u Teâlâ Hazretleri harc-ı alem bir şekilde, herkesin istifade edeceği bir şekilde koymuş. Bir fariza olarak koymuş. Çünkü, bütün amellerin, dinin bütün emirlerinin bize dünyada ahirette muazzam faydası vardır. İslâm, bütün ferdî, rûhî, bedenî, ailevî, ictimâî, siyâsî, iktisâdî dertlerin ilacıdır. Bütün dertlerin ilacı İslâm'da vardır. Tabii, bunu insanlar, inkâr edenler de zamanla öğreniyorlar, itiraf ediyorlar. İnkâr edenlerden de imana gelenler oluyor.
İranlı bir şair buyurmuş ki:
Eger pendî hıredmendân zî-cân ü dil neyâmûzî,
Cihan anter bâ tedhi biyâmûzed turâ rûzî.
"Eğer sen akılllıların nasihatını can ü gönülden dinleyip de öğrenmezsen, nasihattan hisse alıp da durumunu düzeltmezsen; cihan ve zamane başına acı olayları getirir de, sana o nasihatları acı acı öğrettirir. Burnunu sürttüre sürttüre öğrettirir."
Evet, 1400 yıl önce İslâm nimeti gelmiş, İslâm ilacı gelmiş, bütün dertlerin devası 1400 yıl önce gelmiş. Bazıları muhayefet ediyorlar ama, burnu sürte sürte bütün tutukları dalların boş olduğunu anlaya anlaya, kapitalizm çökerek, komünizm çökerek, bütün insanlık İslâm'ın deva olduğunu anlama yoluna girmiş bulunuyor. Doğunun, batının, şarkın, garbın mütefekkirleri müslüman oluyor, araştırıcıları müslüman oluyor. Bîtaraf profesörleri, feylesofları, yazarları, politikacıları, büyük alimleri müslüman oluyorlar. Zamanla öğreniyorlar, ister istemez öğrenecekler.
Çünkü her şeyin esrarını, evvelini, ahirini, en güzelini Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir. Cihan yaratan, insanı yaratan, cihanın problemlerinin çözümüne, insanın dertlerine devanın ne olduğuna dair en güzel bilgileri bildiğinden, onları öğretir. Anlayan anlıyor, kullanan şifa buluyor, yükseliyor; dünyanın ve ahiretin saadetine eriyor.
Anlayamayan da eninde sonunda zorla anlıyor. Yeter ki, temennî ederiz ki, bu anlama hal-i ye'sde olmasın... Yâni, eceli gelip, vâdesi yetip, gözünden perdeler kaldırılıp, her işin hakîkatını görme durumuna geldiği zaman olmasın... Firavun'un imanı gibi olmasın...
Firavun Mûsâ AS'la uğraştı, mücadele etti. Asmaktan, kesmekten, arkasına düşmekten geri durmadı. Ordusunu Mûsâ AS'ın ashabıyla giderken peşine taktı. Denizin kenarına kadar geldi. Mûsâ AS'ın ashabı bir arkaya baktılar; tozu dumana katarak Firavun hırsla hınçla geliyor, kesecek, öldürecek... Bir ön tarafa baktılar, önleri deryâ... Dediler ki:
(Kàle ashâbu mûsâ innâ lemüdrekûn) "Eyvâh! Yakalandık, yakalanacağız, mahvolduk!.." dediler. Çünkü önleri deryâ, kaçacak yer kalmadı, yol bitti; arkadan da Firavun geliyor. Tozu dumana katarak ordusuyla geliyor, kılıcıyla geliyor. Bunlar az, onlar çok... Ama Mûsâ AS ne diyor:
(Kàle kellâ) "Hayır öyle şey olur mu?.. Aslâ olmaz!
(İnne maiye rabbî seyehdîn) Rabbim benimle beraber, Rabbim yanımızda, bize bir yol gösterecek!" dedi.
Allah-u Teâlâ Hazretleri: "Yâ Mûsâ, deryaya asânı vur!" diyor. Deryaya asâsını vurunca, oniki tane yol açılıyor.
(Ket tavdıl azîm) Büyük bulvarlar gibi... Mûsâ AS'ın ashabı kabileler halinde, gruplar halinde geçiyorlar. Firavun ordusuyla onların peşine düşüyor. Tam ortaya gelince, onlar karşıya geçince, tuzağın ta içine girince; o adüvvallah, Allah düşmanı, mâbudluk iddiasında bulunan küstah Firavun, o katil Firavun, o mazlumları öldüren, erkekleri öldüren, kadınları ayıran o zâlim, boğulma durumuna geliyor. Kavmiyle, ordusuyla kendisi boğulma durumuna geliyor. Ne diyor:
(Hattâ izâ edrekehül garaku) Boğulma zamanı gelince, Firavun'a bakın ki,
(Ene rabbükümül a'lâ) "Ben sizin rabbinizim, en yüce rabbiniz benim!" diyordu. Başka putları da tanıyor da, bir de a'lâ diyor. Öyle aptal adamlar ki, timsahtan tanrıları var... Öyle aptal adamlar ki, şahinden tanrıları var... Öyle aptal adamlar ki, öküzden tanrıları var... Güneş'e, Ay'a, öküze, şahine, timsaha tapmışlar. Bir ibret yâni, Mısır'a gidip görmek lâzım!..
Tabii, bir sürü putları olduğu için, bir de diyor ki: "Benden gayri size bir tanrı tanımıyorum, en büyük tanrınız benim!" diyordu. Tanrılık iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Ama ne diyor, tam boğulma zamanı gelince:
(Kàle lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâil, ve ene minel müslimîn) "Benî İsrâil'in inandığı Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden gayrı ilâh olmadığına ben de inandım.
Lâ ilâhe illallah, ben de müslümanlardanım." diyor. Ama öbür ayet-i kerimede ne buyruluyor:
(Âl âne) "Şimdi mi aklın başına geldi?.. Tam ölüm vakti, tam boğuluyorsun, gözünden perdeler kalktı, hayatın bütün şeyleri geride kaldı, ümidin kalmadı; şimdi mi aklın başına geldi?" deniliyor.
Onun için temenni ederiz ki, dua ederiz niyaz ederiz ki, uyanma zamanında olsun... İnsan vaktinde uyansın, amel-i salih işlesin, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne lâyık işler yapsın da, huzuruna iman-ı kâmil ile varsın, yüzü ak olsun, Allah'ın rahmetine ersin.
Onun için, takvâyı şiar edinmesi lâzım!.. Ramazanda bir takvâ eğitimi görüyoruz. İşte İslâm'ın bütün emirleri, aslında insanlar için bir devâdır dedik. Ordan söz Firavun'a kadar uzadı.
Şimdi Kur'an-ı Kerim'in, İslâm'ın emirleri incelenirse hepsinin insana, insanın nesline, insanın malına, insanın ruhuna, insanın dinine fayda vermek için, onları korumak için Allah tarafından emredildiğini; yâni insanın dünya ve ahiret saadetine yarayacak emirler olduğunu herkes görüyor, aşina oluyor ve iman getiriyor.
İşte ramazan orucu da öyle bir ibadettir ki, ramazan ayı da öyle mübarek bir aydır ki, takvâyı öğrenme ayıdır. Takvânın eksersizinin yapıldığı bir aylık kurstur. Bir ay sabahtan akşama nefsimize muhalefet ediyoruz. Hocaefendinin buyurduğu gibi, büyük cihadı nefse muhalefet ederek, sabahtan akşama oruç tutarak bir ta'lim yapıyoruz. Akşam da sabaha kadar teravih namazı kılacağız, Kur'an okuyacağız, mukabeleye gideceğiz, teheccüd namazı kılacağız diye, geceleri kıyam, gündüzleri sıyam ile bir güzel çalışma içinde neyi öğrenmeye yönelik oluyor bu ibadetler, bu emirler?.. İnsanın takvâyı öğrenmesine yönelik oluyor.
Takvâ nedir?.. Takvâ, insanın kendisini koruması, sakınması demek... Neden koruyor?.. Allah'ın azabından, cehennemeden koruyor.
(Fettekun nârelletî üiddet lil kâfirîn) "Kâfirlere hazırlanmış olan cehennemeden kendinizi koruyun, vikàye edin, korunun!" diye emredilmiş ayet-i kerimelerde... İşte o takvâ nedir?.. Cehennemden sakınmaktır. Cehennemden sakınmak nasıl oluyor?.. Günahları işlememek sûretiyle oluyor. Günahları işlememek için ne lâzım?.. İrade lâzım, irade kuvveti lâzım!.. Nefse hakim olmak lâzım, nefsin arzularını bastırabilmek lâzım!.. İşte bir ay, biz nefsin en kuvvetli arzularını bastırabilmeyi tâlim ediyoruz.
Nefsin en kuvvetli arzuları nedir?.. Yemektir, yedirmiyoruz... İçmektir, içirmiyoruz... Evlenmektir, evlendirmiyoruz... Nefsin arzularını yerine getirmemeyi, nefsin arzularına rağmen onları dinlemeyip sabretmeyi, kendimizi tutmayı öğreniyoruz. Binâen aleyh, kuvvetli bir talim oluyor.
En hayırlı azık işte böylece, dinimizin emirlerini tuttuğu zaman, kendiliğinden insanın cebine giriyor. Torbasına, heybesine giriyor. Namazlar kılıyoruz, sevap kazanıyoruz. Oruçlar tutuyoruz, sevap kazanıyoruz. Sonra, ramazanda yapılan bütün ibadetlerin mükâfatı var... Başka zamanda yapılmış olduğundan yetmiş kat daha fazla sevap veriyor Allah ramazanda...
Ramazanda insan bir sadaka verdiği zaman, ramazanın dışında verdiğinden yetmiş kat daha fazla oluyor. Zekâtını öne alıp ramazanda verirse, yetmiş kat daha fazla oluyor. Ramazanda nafile namaz kılarsa, başka zamandan yetmiş kat fazla oluyor. Tesbih çekerse, hatim indirirse, iftar verirse, ziyafet çekerse; ne yapsa yetmiş kat fazla oluyor. Çok güzel bir ay... "Keşke bütün sene ramazan olsa, bu hayır ve bu ikramiye devam etse!" diye insan temennî eder.
(Ve ceddidül merâkibe feinnel bahra amîkun) "Gemilerinizi sağlamlaştırın, yenileyin; çünkü derya derindir, dalgaları müthiştir. Öyle çürük gemi dalgalar vurduğu zaman parçalanabilir. Onun için, geminizi yenileyin!" diyor. Yâni, bu hayatın cilveleri var... İnsanın hayatta başına gelen olaylar var, kendisini sarsan olaylar var; tokat vurur gibi, gemiye dalgaların çarpması gibi... Bunların karşısında insanın kuvvetli olması lâzım!.. Mâneviyatının kuvvetlenmiş olması lâzım!.. İşte bu da yine bu ibadetlerle kuvvetlenmiş oluyor.
(Ve ahlis ameleke feinnen nakıde basîrun) Tamam, ibadet edeceğiz ama, ibadetin de şartı vardır. İbadetin birinci şartı nedir?.. İbadetin ihlâs ile yapılmasıdır. Çok iyi niyetle, Allah rızâsı için yapılmasıdır. "İlâhî ente maks�dî ve rıdàke matlûbî" diyerek yapılmasıdır. Allah'ın rızâsından başka bir art niyet, menfaat duygusu, şöhret vs. bir şey düşünmemektir.
Ankara'da mahallemizde bir cami yapacağız, para bulamıyoruz. Bahçesi geniş bir ev alacağız, yer pahalı... Mahalleye mescid yapmamışlar. Kocaman bir mahalle kurmuşlar, modern evler yapmışlar, bahçeli evler yapmışlar; çarşı düşünmüşler, sığınak düşünmüşler, sinema yeri düşünmüşler, çocuk parkı düşünmüşler, her şeyi düşünmüşler; sanki burada oturan insanlara ibadet lâzım değilmiş, Allah'a yönelmek, dua etmek lâzım değilmiş gibi, ibadet yeri bırakmamışlar.
Vallàhi Amerikalılar kursaydı, kilise yeri bırakırdı. Belki kanunî mecburiyettir onu da bilmiyorum, ben Amerika'da hangi mahalle arasında dolaştıysam, her adada köşede kilisenin binasını gördüm. Avustralya'ya gittiğim zaman, baktım ki Yunanlılar çok iyi organize olmuş, bizim kardeşlerimiz perişan, camileri perişan... Camileri yok, ya da küçük, ya da perişan... Dedim:
"--Bu Yunanlılar nasıl böyle olmuş?"
"--Hocam! Yunan hükümeti yunanlıları destekledi, her oniki Yunan ailesine bir papaz gönderdi." dediler.
Yunanlı din adamının, batıl dinlerinin... Çünkü haça tapıyorlar, çünkü tahrif edilmiş, muharref bir dine inanıyorlar. Allah'ın birliğinden ayrılmışlar, Allah'ın kuluna Allah'ın oğlu diyorlar, kâfir oluyorlar.
(Lekad keferellezîne kàlû innallàhe hüvel mesîhübnü meryem) Allah'ın peygamberi İsâ AS'ı biz onlardan çok seviyoruz. Çocuğumuza İsâ adı veriyoruz, Mûsâ adı veriyoruz. Kızımıza Meryem diyoruz seve seve... Ama onlar yanlış yapıyorlar, Allah'ın oğlu diyorlar. Allah soracak:
(Yâ isebne meryeme eente kulte lin nâsittehûzînî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâh) "Yâ İsâ gel bakalım! Sen mi söyledin bu hristiyanlara, beni ve anamı tanrı edinin diye?.. Bana, anama tapının diye sen mi söyledin bunlara?.."
Terliyor mübârek... Öyle görmüş Peygamber Efendimiz, hamamdan çıkmış gibi pembe beyaz bir ten, boncuk boncuk terli, mahcub, mübârek bir peygamber... Aleyhi ve alâ nebiyyines salâtü ves selâm... "Sen böyle söyledin mi?.."
Diyor ki:
(İn küntü kultühû fekad alimtehû) "Yâ Rabbi! Bu sorunun biliyorum neden sorulduğunu... Söylemiş olsam, sen bilirsin. Yâni, benim sana cevap vermeme hacet mi var?..
(İnneke ente allâmül guyûb) Gaybi bilirsin sen!..
(Mâ kultü lehüm illâ mâ emertenî bihî) Ben öyle yapmadım, öyle demedim yâ Rabbi!.. Sen bana ne emretmişsen, onları söyledim bu kullara...
(eni'budullah) Sadece Allah'a ibadet edin diye senin emretmiş olduğun şeyleri söyledim." diyor Hazret-i İsâ...
Demek ki, Hazret-i İsâ'nın şehadetiyle hristiyanlar yanlış yolda... Hazret-i İsâ'nın istemediği yolda... Hazret-i İsâ'nın söylemediği şeylere inanıyorlar, bu kesin...
Yanlış yolda olan bir dinin mensublarına hükümetleri itibar ediyor da, Avustralya'ya gönderdiği her oniki aileye bir papaz gönderiyor da, Kıbrıs'taki Rumların başına bir papazı devlet başkanı olarak geçiriyor da, bir hak dinin mensubları, Allah'ın sevdiği râzı olduğu İslâm dinine bağlı olan insanlar;
(İnned dîne indallàhil islâm) "Allah indinde makbul olan din İslâmdır."
(Ve radîtü lekümül islâme dînâ) Bütün cihan halkı bilsin, Allah'ın râzı olduğu, Allah'ın indinde geçerli olan din İslâm'dır. Ey bütün benî Adem, ey benim sesimin yayıldığı fezâdan bu sesleri duyan insanlar, bilin ki Allah'ın râzı olduğu, sevdiği, Allah'ın indinde geçerli olan din İslâm'dır. Hristiyanlık değildir, haça tapmak değildir, puta tapmak değildir, Japonların Güneş'e tapması değildir, Hintlilerin öküze tapması değildir, maddeye tapmak değildir, paraya tapmak değildir, hevâsına tapmak değildir; Allah indinde geçerli olan din İslâm'dır!..
Allah ancak kullarının İslâm dinine girmesinden râzı olacak! İslâm dinine girmeyenler helâk olacak! Ey insanlar duyun!.. Ey hristiyanlar, ey Avrupalılar, ey ileriyiz diye öğünen Amerikalılar, ey Japonlar, ey Hintliler, ey Afrikalılar; duyun ki işin aslı budur. Sizin dininiz yanlıştır. Doğru yola gelin, iş işten geçmeden Allah'ın râzı olduğu dine girin!..
Bizim dinimiz hak iken, bize bu hürmet gösterilmemiş, bizim din adamlarına bu hürmet gösterilmemiş. Din adamlarının ne kadar hürmete lâyık olduğuna Maraş şahittir, Sütçü İmam'ımız şahittir. Ama, din adamları politikanın emrinde olmaz! Din adamlarının emrinde olur politika... İnsanlar din adamlarının emrinde olur. Çünkü, insanlara Allah'ın emrini din adamları gösterir. Doğru olan budur. Neyse, herkes yaptığının cezasını çekecek, ettiğini bulacak. Allah-u Teâlâ Hazretleri yanlış iş yaptırmasın... Yanlış iş yapanlara da doğru yolu göstersin...
Evet, bu derya dalgalı bir deryadır, burda sağlam olması lâzım insanın... İbadetini güzel yapması lâzım amma, yaptığı işleri de ihlâsla yapması lâzım!.. İhlâsla yapmazsa kıymeti yoktur.